İrem, üniversiteyi bitirdikten sonra büyük şehirde kurduğu hayalleri geride bırakarak taşraya, ailesinin yanına dönmek zorunda kalır. Ancak o eve adımını attığı an, geçmişin gölgesinin hâlâ orada olduğunu fark eder. Bu ev sadece yatalak annesi, içine kapanık babası ve birlikte büyüdüğü kuzenleri Nida ile Esma’yı barındırmıyordur. Duvarların arasında sıkışmış fısıltılar, kapalı kapılar ardında saklanan korkular ve hiç kapanmamış yaralar oradadır. İrem’in döndüğü gece, anneannesi Mukaddes’in aniden ölmesiyle başlayan kabus, tüm evi saran sessizlikle büyür. Başta herkes bunu doğal bir ölüm olarak kabul etmek ister. Ancak geceleri yankılanan uğultular, kapıların kendiliğinden açılması ve aynalarda beliren gölgeler, Mukaddes’in gidişinin bu eve uğrayan son ölüm olmayabileceğini hissettirmektedir.
Genç kızlar yaşadıkları huzursuzluğu Mukaddes’in ruhunun hâlâ evde dolaşmasına ya da ona musallat olan üç harflilerin şimdi kendilerine yönelmesine bağlar. Ancak İrem, gerçeklerin çok daha derine gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Burada korku yalnızca fısıldanarak anlatılan hikâyelerde değil, kanlı canlı varlığıyla solunan havanın içindedir. Gece olduğunda duvarlar nefes alır, kapılar kendi kendine aralanır, karanlık varlığıyla o evi hiç terk etmemiş bir kötülüğün hâlâ orada olduğunu kanıtlar. Ve İrem, geçmişiyle yüzleşmek zorunda kaldığında, bu evin içinde bir şeyin uyanmak için yalnızca onu beklediğini fark eder.
Çünkü bazı evler, yalnızca yaşayanların değil, ölülerin de hapsolduğu yerlerdir. Ve bazı korkular, bir kez uyanınca bir daha asla geri gönderilemez.